Gözün iktidarı ve ko(r)ku


 Şifon bir eşarba sinmiş, görece pahalı bir ruj kokusunu çekerken içime, onun gözlerinden gelecek en ufak değişikliği bekliyordum. Çoğunlukla farkında olmadan yaptığım, farkındaysam da şu an için hatırlamadığım tüm eylemlerimi birilerini mutlu etmek adına yaptığımı biliyorum. O zaman da biliyordum, şimdi de.

Zıtlıkların ayrımına erken varmak zorunda kaldığımda, kenarlarını asla düzeltemediğim ve renginden dolayı  hiçbir alt metin barındırmayan kırmızı defterime zikzaklar çizemiyordum. Muhtemelen daha cinsiyetinin farkında olmayan ve arkadaşının kafasına vurduğu oyuncak kamyonlarla gelecekte büyük sıkıntılara sebebiyet verebilecek bir çocuğun gözlerinin içinde ne bulduğumu da bilmiyordum. Yanımdaki o muhteşem kokunun sağ boşluğumdan ayrılmaya başlayıp tüm halk otobüsüne yayılmasıyla ters giden bir şeyler olduğunu farketmiştim. Farketmiştim de sorun neydi, henüz onu çözememiştim.

Sonuç, benim çocuğa bakakalmışlığım, kokunun sahibinin beni ani bir hareketle diğer koltuğa almasıyla, şaşakalmışlığa dönüştü. Arkasından da bir erkeğin gözünün içine çok bakmak ve okulda başarılı olmamak arasında bir bağlantı kurulduğunu iddia ediyorum ama tahmin edileceği üzere annem, “Ben hayatta öyle bir şey söyler  miyim?, hiii” diye tepki veriyor. O günden itibaren, en ilksel düşüncelerimde karşı cinsle aramda yokluk duygusu savaşlarına dönüşmüş bir mücadele içindeyim. Ben kendimi o kadar kendimle başbaşa bıraktım, o küçüklük flörtlerimi o halk otobüsünün kahverengi deri koltuklarının içindeki sarı süngerlere öylesine hapsettim ki. Şu an ruhunun üstünde İran ve Pakistan’ın protokol imzaladığı, coğrafi olarak ilkbahar aylarına ev sahipliği yapan ancak ziyaretçileri ahlaksal normlarıyla bunaltan özerk bir cumhuriyete dönüştüm. Kimi zaman uzandığım meyvelerin içinden çıkan kurtların beni öldüreceğine o kadar emin oluyorum ki, var olan düzenimi bozmak yerine kendi ağacımı kendim dikmeye çalışıyorum. Olmuyor.

Hiçbir zaman aç değildim ve söyleyecek bir şeyim yoktu. Etrafta sınırsız sayıda makul ve yetişkin insan varken, en fazla zorla önüme konulan kakaolu kekin, düşen kırıntılarını işaret parmağımla bastırarak almaya çalışırken halının içine gömülmesine sebep oluyor, kendime kızıyor, kimse bana bakmamaya devam ederken, ben herkesin bunu bildiğini varsayarak gözlerimi dolduruyordum. Adım “Çok hassas çocuk”a çıkmıştı. Adeta bir porselendim, gayrimeşru ilişkilere girilmeyeceğinden emin olunan pembe yanaklı bir prensestim.

Benim için “A meğerse bu o zannettiğimiz kız değilmiş” demeleri cam gibi şeffaflaşıp bir anda ortalarda kırılmam demekti. Bu arada kırılmışken kimsenin de ayağına batmamam gerekirdi. 20. yaşımı doldurduğumda benim için çok olgun diyordu herkes, çok akıllı, çok uslu, çok. Akşam ezanı okunup, evlerin sarı titrek ışıklarının yanmaya başladığı saatlerde de olgundum. Saçlarım örgülü, ödevlerimi yapmış okula giderken de olgundum.

Bazen, olgun olmak istemediğimi düşünüyorum. Bana verilen o çerçevede yetişmeseydim de böyle olurdum muhtemelen diye düşünüp, çerçevenin dışını hayal edemeyince bu konuda kendime karşı söylediğim tüm sözleri unutuyorum. Bir de bazen şifon bir eşarp takıp, görece pahalı ruj kokusu etrafa yayılıyor mu diye düşünüyorum…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Uzun yıllar oldu bekledim, hakikat oldu rüya.